Anayasa: Bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen, bazı ülkelerde yazılı, bazılarında ise yazısız genel kabul görmüş kurallar bütünüdür. Anayasa ile ayrıca kişilerin temel hak ve özgürlükleri güvence altına almıştır.
Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir. Devletin temel kanunudur Vatandaşların temel hak ve görevlerini bildirir.
Eski anayasa tanımıyla başladık ama önce yeni anayasanın doğru tanımını yaparak işe başlamalıyız. Yeni tanıma göre yeni anayasa yazılmalı. Yukarıda yazılı anayasa tanımıyla, Altın Çağ’a ışık tutan, bize bakan bölgesel gözlere rol model olan bir ülkenin elifbasının çıkması mümkün değil.
Eskiden çok etkili olan 1776 yılı Amerika Bağımsızlık bildirgesi de zamanında tüm dünyaya meşale tutmuş ve günümüzde Wall Street olaylarıyla eskidiğini göstermiştir. 236 sene sonra solan bir bildirge de bizim sayemizde belki üç binli yıllara kadar tüm insanlığa ışık tutan bir lazer güdümlü ışık ile değiştirilebilir.
Bağımsızlık bildirgesi, o gün Avrupa’da ki baskıdan, fakirlikten, darlıktan kaçan insanların bir infialle yazdıkları, ama sonra para ile kavuşunca tam uygulayamadıkları bir metin. Bu metin daha sonra 1789’da Fransız ihtilalini tetiklemiş ve dünyamızı günümüze taşımıştır. Bu metinde eksik olan ve bizi geleceğe taşıyacak anayasaya koymamız gereken tat nedir?
‘Önce insan ama gerçekten’ . Örnek vermek gerekirse, tüm insanlığa özgürlük vaad eden bildirge sonrası, siyah ırk kendilerinde rahatlatan bir uygulama göremediler. Siyah ırk bugün bile tam olarak batıda özgür değil. Bu anlayışla gidersek bizim kurgulayacağımız anayasanın yazısı, akılda, dilde kısaca gönülde dahi insan kendini bulmalı, tüm ülke bu yazıt üzerinde antakt kalmalıdır. Bu sebeple anayasanın felsefesi ruhu halkımızla paylaşılmalı, yüce gönüllü ulusumuzun tam katılımı mutlaka temin edilmelidir.
Irk, din, dil temalı değil ama sevgi başlıklı, bölgesel değil ama evrensel, güncel değil ama kıyamete kadar devam edecek eskimeyecek kendini yenileyebilecek bir yazı olmalı. İnsanların bize bakışıyla, bizim onlara bakmamızı gerektirmeyecek, yaratılışın ilk anının perspektifiyle, günümüzün çeşitsel anlayışlarını harmanlayabilecek, ayrılıklarımızda dahi birliğin bulunduğunu hatırlatan bir lezzette olmalıdır.
Lisanı huzur veren, yönlendiren, hükmetmeyen ama dileyen arzu eden olmalı, sözde değil özde insancıl olmalı. İnsanı alıp gönüllerde çıkması gereken en yüce yere oturtmalı, yanlışın, doğrunun, hatanın, mükemmelin ayrılmaz parçası olduğunu, iyi insan olabilmenin kötüyü bilmek ve yan yana oturabilmek olduğunu idrak edebilmelidir.
Kısaca sözü bir özdeyişimle kapayayım,
‘Tüm yapraklar aynı olsa idi, nerede kalırdı ormanın güzelliği.’
Bu yazı toplam 674 defa okunmuştur.