İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) geçtiğimiz günlerde 2012 raporunu açıkladı. Örgüt, ülkemizdeki bazı gelişmeleri kaygı verici bulurken, Türkiye’ye baskıyı durdurma çağrısında bulundu ve Türkiye’nin inandırıcılığını yitirmeye başladığını söyledi.
Tutuklu gazeteciler ve 34 vatandaşımızın bombalanması gibi konuların da yer aldığı raporda, dikkat çekilen başlıklardan biri de şiddet olayları ve son zamanlarda kadınlara yönelik şiddet artışı oldu.
Biliyorsunuz bir süredir haber bültenlerinde sıklıkla kadın cinayeti haberleri duyuyoruz. Son zamanlarda kadınlara yönelik cinayetlerde gerçekten belirgin bir artış mı var, yoksa işin içinde başka bir şeyler mi var diye konuyla ilgili birkaç yazı okumaya karar verdim. Edindiğim bilgileri burada paylaşmak istiyorum.
Doğrusunu söylemek gerekirse adalet bakanlığından alınan veriler ürkütücüydü. DTP milletvekili Fatma Kurtulan’ın soru önergesine, adalet bakanlığınca verilen cevaba göre, kadına şiddet son 10 yılda, yüzde 1400 artış göstermiş durumda. İstatistiklere baktığımızda, 2009'un ilk yedi ayında, günde ortalama 4 kadın öldürülmüş. Ürpertici…
Kadınların öldürülme gerekçelerinde; kıskançlık, aldatılma, boşanma sebepleri ön plana çıkıyor. Bu maddelere baktığımızda, problemin temelinde aile kavramının olduğunu açıkça görebiliyoruz. Dolayısıyla aile içi şiddet konusunu salt “kadın” başlığına endekslemek sorunlu görünüyor. Çünkü kıskançlık, aldatılma, boşanma ve benzeri konuları sadece kadınlar üzerinden ele alamayız. Ancak, medya haberleri daha çok “kadın cinayetleri” şeklinde bir manşet ile, meseleyi “aile” kavramından uzaklaştırmış intibaı veriyor. Bunda kadın derneklerinin de epeyce katkısı olduğunu ifade etmeliyiz.
Örneğin son zamanlarda medya diline hâkim olan “kadın cinayetleri” ifadesini dilimize yerleştirmiş olmayı başarı addeden feminist kadınlar toplulukları yok değil. Oysaki maktul kim olursa olsun yapılan eylemin adı kat’i suretle cinayettir. Bunun başına “kadın” ifadesini getirerek altını çizmek, hatta biraz da afili bir ifade ile zihinlere kodlamak bana doğru görünmüyor. Hatta kadınların iyiliği için çalışmalar yaptığını sandığımız feminist çizgilerdeki bazı yazarlardan erkeğe şiddeti tasvip edici cümleleri gördüğümde işin aslında kadın hakları olmadığı daha bir açığa çıkıyordu.
Kadınların hakkını korumanın yolu, bir erkeğin bıçaklanmasını olumlu karşılamaktan geçmez, geçmemeli. Artık mesele kadın-erkek sorunundan çok daha öte, bir insanlık sorunu olmaya doğru gidiyor.
Bir yandan da şunu merak etmiyor değilim. “Kadın cinayetleri” konusunun dilimize yerleşmesiyle, kadınlara yönelik cinayet ve şiddet olayları arasındaki korelasyon nedir acaba? Hani, kötülüğün tasviri saf zihinleri bozar ya. Çözüme yönelik çalışmalardan ziyade şiddetin anlatıldığı/aktarıldığı/gözümüze sokulduğu bir gerçek. Hani neredeyse reklâmı yapılıyor, yol yordam gösteriliyor bile denilebilecek kadar abartılı ve ayrıntılı şekilde konu oluyor haberlerimize. Örneklik teşkil edilmesi bir yana, normalize ediliyor. Burada sorumluluk görsel ve yazılı medya çalışanlarına düşüyor. Dileyelim de bundan sonraki dönemlerde daha itinalı davransınlar.
Tabi medyadaki sorun sadece haberlerle sınırlı değil. Maalesef her gece evlerimizde onlarca cinayet işleniyor ve bizler ailecek “seyirci” konumunda izliyoruz, belki de zihinsel olarak kanıksıyoruz. Geniş kitlelerce seyredilen dizilerin aile içi şiddet sahneleri reyting kaynağı oluyor. Ne yazık ki RTÜK ise sadece reklâm mozaikleme ile görevini yaptığını sanıyor. Oysaki her gün ekranlarda aile içi şiddet seyretmenin ruh sağlığımıza etkisi bir yana; aklımıza bile gelmeyecek hadiseleri heyecanla takip ederken, farkında olmadan zihnimizde yer edebileceğine dikkat çekmek, komplo teorisi olarak görülmemeli derim.
Kitaplar düşüncelerimizi etkiliyor olmasaydı, bazıları bazılarınca yasaklanıyor da olmazdı. Niçin seyrettiklerimizin de düşüncelerimizi etkileyebileceğine aynı özeni göstermiyoruz?
Ne yazık ki şiddet konusuyla ilgili okuduğum metinlerde, yukarıda bahsettiğim endişeleri göremedim.
Merak ettiğim bir diğer konu ise, “erkek cinayetleri”nde durumun ne olduğu? Kadın cinayetlerinin istatistik verilerini biliyoruz, peki ya işin erkekler ayağında durum nedir? Mesela hiç şiddet gören erkek yok mu? Eşi veya sevgilisi olan bir kadın tarafından öldürülen, yaralanan erkek sayısı kaçtır? Ya da hem kadının hem erkeğin öldüğü vakalar da sadece “kadın cinayeti” olarak mı geçiyor?
Oysaki haberlere şöyle bir baktığımda bile birçok erkek ölüm haberini de görebildim. Ancak meselenin “aile” bağlamından dışlanabilmesi için onlar gündem olamıyor. Çünkü birileri yaşanılan sorunları sadece “kadın” olmak ile açıklamak gayretinde.
Öte yandan hükümet, kadına şiddet haberlerinin abartıldığını düşünüyor ve suçlanma endişesiyle sorun yokmuş gibi yapmayı tercih ediyor. Yani bir taraf, olayları saptırmaya çalışırken, diğer taraf da görmezden geliyor. Hâlbuki hükümetin, feminist cepheden gelen eleştirilerden çekinmesine hiç gerek yok. Çünkü onların söylemleri ilersiz tutarsız bir koflukta.
Mesela yıllardır medeni kanundaki “aile reisliği” konusu sorunların kaynağı olarak lanse edilmekteydi. Artık aile reisliği kanunlardan çıkartılmış durumda, ancak ne yazık ki sorunlar azalmak yerine üstelik artıyor bile.
Feminist kitlece şimdi de başbakanın, “kadın erkek eşit değildir” söylemi problemin kaynağı olarak kabul ediliyor. Hükümet, meseleye salt kadın meselesi olarak değil de boşanma ve aile sorunu olarak bakıyor diye eleştiriliyor.
Üzülerek ifade etmeliyim ki hemcinslerimin böylesi kof söylemlerin ardına takılmış olmasından ötürü sadece üzgün değil, aynı zamanda utanç duyuyorum. Kadınların, kendilerini ilgilendiren konularda en az erkekler kadar doğru bakış açısına sahip olmalarını dilerdim.
Dilerseniz bir sonraki yazıyla konuya devam edelim.
Bu yazı toplam 705 defa okunmuştur.